|
GERÇEKLER
Yönetici konumunda ki insanların seçilmelerinde ya da atanabilmeyi istemelerindeki amil, para değil de hizmet olsaydı, bizler çok daha farklı konumlarda olacaktık.
Ekonomik sıkıntılarımız olmayıp, amblem ve sloganlarla sınırlı kalan refah milletimiz tarafından yakalanmış olacaktı. Kişi başına milli gelir birinci derecede gelişmiş ülkelerde olduğu gibi insanımızın bütün ihtiyaçlarını karşılayacak miktarlarda olacaktı.
Bu derecede vatanına ihanet eden illegal örgütler olmayacağı gibi çatışmalar yerine sevgi hakim olacaktı.
Yaranmaya çalışan biz değil de diğer milletler olacaktı v.s
Bütün bunlara sebep yöneticiler mi derseniz ben tereddüt etmeden evet diyebilirim. Zira elli yıldır bizi yönetenler fakır halkın lokmasını hortumculara ikram ederek hep tahtı Süleyman’a nail olabilmişlerdir.
Kırsal kesimde yaşayan vatandaş belediye başkanına dahi ulaşamazken, marka işler çevirenlerin, üst düzey bürokratlara emri vaki iş alternatifleri sunmaları, boşaltılan bankalar, Karun kadar zengin olduğu halde çeşitli adlar altında hazine ortağı yapılanlar, yukarıda saydığımız haksızlıkların menşeini oluşturmaktadır. Ne acıdır ki bu haksızlık elli yıl öncesinde olduğu gibi bu gün de aynı hızla devri alem etmektedir.
İnancımız nedeni ile diğer uygarlıklardan farklı olmamız gerekirken, aksine haksız kazançlar uğruna her şeyini feda eder duruma düşmemizin temelinde yine seçilmiş veya atanmış bürokratların varlığı söz konusu. Yüz insanın kazanmaya muktedir olamayacağı miktarda servete sahip olabilmek ancak tanınan özel imkan ve müsamahalarla sağlanabilmektedir.
Bin beş yüz yıl öncesinin köhne fikri denilerek bir köşeye ittiğimiz düşüncelerden sistemli bir şekilde uzaklaştırılmamızın bir nevi bedelini fakirlik, cehalet ve geri kalmışlıkla ödemekteyiz. Bu nevi düşünceler yalnızca yüzde bir oranlarında kalırken büyük çoğunluğun:
-Varsın olsun, nasıl olsa devletin malı deniz.......
-Yedi yüz yıldır bitirilemeyen milli servet bu gün mü bitecek.
-Bu kadar da bağnazlık fazla!
-Gemisini yürüten kaptandır.
Şeklinde ifade edilen bu hususla alakalı düşünceler her geçen gün artarak devam etmektedir.Bir cepten alıp diğerine koymak şeklinde ifade edilebilecek nitelikteki bu durumun temelinde var olan gerçek ise kişilerin hakkı istemeleri yerine dilenmeyi tercihten kaynaklanmaktadır. Hal böyle olunca kraldan çok kral geçinenler kelle kesip, kol uçurmaktadır. Oysa ki bulundukları makamı kendilerine tevdi eden çeşitli şekillerle zulmü uyguladıkları halkın ta kendisi olmuştur. Hiç kimse zül ve işkenceyi yalnızca kapalı kapılar ardında darp olarak değerlendirmemelidir. Kişi başına düşen milli gelir belli başlı odaklara akıtılıyor, illegal örgütlerle devlet birimleri arasında dirsek teması sağlanıyorsa, elbette ki masum vatandaş için bir lokma ekmeğin hayalini kurmak zulümden de öte kelimelerle ifade edilecektir. Diğer tarafta susmanın da zulüm olduğunu söylemeye gerek dahi görmemekteyim.
Timur Anadolu’ya varınca oranın ariflerinden Ahmedi bir vesileyle onun tabaası arasına karışarak hamamda sohbet ve eğlence meclisini kurarlar. Timur’un gayet neşesi yerinde olup Mevlana Ahmedi’ye:
-Şu benim meclisimde bulunan beyleri, nedimeleri ve hizmetçileri satacak olsak sence kaç para ederiz? Diye sorar.Ahmedi her her beyine, her ağasına bir değer biçer. Timur:
-Ya ben bahada ne tutar, kaç para ederim?
Ahmedi:
-Otuz beş akçe edersiniz, der.
Timur:
-Ahmedi bu nasıl söz, yalnızca belimdeki peştamal otuz beş akçe eder.
Ahmedi:
-Ben de zaten otuz beş akçeyi üstünüzdeki peştamal için dedim. Yoksa sen çeyrek akçeye değmez ve iki pul etmezsin, der.Bu açık sözlülük Timur’un oldukça hoşuna gider.
Ne acıdırki günümüzde bürokratlar için eleştiri bir tarafa, eli kalem tutan güruh:
Tokuştur kadehi, değmeyip zülfü yare
Güneşe bak, gölge olsun bin pare,
diyebilme kudretine haiz.
Asim YAVUZ
|